27 Şubat 2013 Çarşamba

Soyutlama: Şeytanın Saati


Fernando Pessoa‘yı, edebiyatın kendine özgü kişilik oluşturabilmiş yazarları arasında görebiliriz. Pessoa 1935 yılındaki ölümünden sonra sandığından çıkan binlerce sayfanın yayımlanması ile tanınmaya başlamış bir yazardır. Onun gizemi ve satırlarındaki farklılığın anlaşılması ise bu süreçten sonra çokta geç olmadı. Mistisizm, Simya gibi takıntı derecesinde önem verdiği konular onun tüm hayatını kaplamaya yetmişti. Binlerce sayfa dolusu bir sandık ise onun tüm hayalinin somut hali idi. 

Yüzyıllardır konu edilen kavramlar üzerinden Şeytanın Saati adlı kitapta Fernando Pessoa gibi düşsel ve bu düşü sır ile ve derinlik ile harmanlayarak ileten bir yazara bakmaya çalışmak güçlükle karşılaşılacağı riskini bizler içinde taşımışsa da bir yapıtta özgürce aradığın anlamları bulabilmek, varacağın yerin güzergahını kendin belirleyerek kağıda dökmek ve tüm bunları Pessoa‘nın derinliğinde ayrı bir keyif ile gerçekleştirmek tadına karşılık, kuşkusuz bu durum bizler için kendini soyutlama çalışmalarının eşsiz zevkine bırakmakta gecikmedi. 

Bizler için verdiği keyfi tüm okuyucuların da alması dileğiyle...

İyi ve Kötünün İnsana Yaklaşımı
M. Cansın SÜSLÜ

Kötü ve İyi. Âdemoğlu’nun “yaratılış”tan beri kazanmakta olduğu en çetrefilli tecrübe. Bir çırpıda okunduğu kadar basit olmadığı herkesçe aşikâr olan bu kavramların özü, Şeytan’ın Saati’nde Fernando Pessoa tarafından birebir, herkesçe kabul görüldüğü üzere kötülüğün kaynağı olan Şeytan’ın ağzından şaşırtıcı derecede “beyefendi” bir şekilde aktarılıyor. Öyle ki bu kibarlık, biz okuyucuları kötülüğün kaynağını ve hatta kendisini dahi sorgulamaya itiyor.

İyi, çoğu zaman  -uğruna verilen emekleri ya da tesadüf faktörünü göz önüne almazsak- direkt, dolaysız bir şekilde çıkar karşımıza. İyinin anlamı budur, mutlu eder. Ancak kötü, çoğu zaman iyinin arkasına saklanır. Belki de kötü şeylerin üst üste gelmesi bundandır. İşte Şeytan’ın Saati bu önermeye yeni bir bakış açısı getiriyor: “Yanlışlıkla konuşan hakikatim”. Ya gerçekten öyleyse? Hayal kurduğumuzda yıldızlara ulaşmanın verdiği mutluluk, sıcak bir kucaklaşmanın ardındaki sevinç ya da basit bir isteğin gerçekleşmesi, Şeytan’ın ayrıntısıysa? “Nankör insanlık! İşte Şeytan’a böyle teşekkür ediyorlar.” 

Şeytanın ya da kötülüğün fiziğe bürünmesi, onun gerçekte saf fizik ilmi içerisinde bir kuvvet olduğunun imgesel bir gösterimi aslında. Gerçek ve güçlü. Olaylardan etkilenen ve yayılan negatif enerjiyle beslenen. Ancak kitapta anlatılan Şeytan, tüm bunların aksine daha iyi bir şeyin, hamile bir kadının doğacak çocuğuna yaptığı konuşmanın mütevaziliğinde kendini gösteriyor bize. “İyi bir düşçü asla uyanmaz.” Belki de bu öğüt, “çocuk” kimliğinde kendini bulan iyiliğe verilebilecek en güzel öğütlerden biri. Özellikle saf kötü tarafından. Bu yüzden Tanrı’ya başkaldırma görevini bir gereklilik olarak sunarken ortaya attığı nedenler, işleniş açısından kesinlikle ikna edici oluyor. 

Tezatlığı savunarak, ruhun tüm kötülüklere direnme bilinciyle dolu olduğunu ancak “ayartılmaktan” kurtulamamasının bedeni ayakta tutan en güçlü olgu olduğunu belirtmesi, muğlakta kalan hiçliği cisimleşmiş halde ortaya koyuyor. Belki de bu yüzden, bu kitabı okuduktan sonra bazılarımız vicdan muhasebesine düşüyoruz. Özellikle dini bakımdan. Zira bu yapıt Tanrı ile onun yeryüzündeki algılanışı arasındaki bağı, saygı ve alay dolu bir makasla kesebilir nitelikte. İşte bu yüzden insanın iyi ve kötüye yaklaşımından ziyade, iyi ve kötünün insana yaklaşımını ele alması ve Şeytan’ın beyefendiliğini kullanarak insanların ruhuna işlemesi, benlikte düşündürücü bir elemente güç veriyor. Sonuç olarak bu yapıtı okumadan önce bir defa daha düşüneceksiniz ancak; mutlaka okuyacaksınız.
“Evrenden bıktığımı size itiraf edeyim. Tanrı da benim kadar bıktı; nasıl üstümüze kaldığını bilmediğimiz bu aşkın sorumluluklardan bizi kurtaracak bir uykuya seve seve yatardık. Her şey sanıldığından daha esrarengiz ve buradaki her şey -Tanrı, evren ve ben- erişilmez hakikatin aldatıcı kuyusundan başka bir şey değil.”

Şeytanın Saati ve İçimdeki Ben
Kadriye AYDIN

Dünya, tanrının görünen parçasıdır. Doğru olarak kabul ettiğimiz bu ve benzeri birçok sözü tersten okumamıza imkan veriyor Fernando Pessoa Şeytanın Saati ile. Belki de, tanrı dünyanın görünen parçasıdır. 

Evrendeki bütün insanların ortak noktası olan bazı kavramlar sorgulanmaya başlıyor böylelikle. İyinin varlığı kötüye bağlanıyor, tanrının varlığı insana. Her şeyin aslında zıttı var olduğu müddetçe yaşayacağı fikri, belki de Hegel’in diyalektik dediği şey işleniyor insan aklına bu süreçte. Tanrı var mı yok mu tartışmaları sürerken, her şeyin zıttı ile yaşadığı fikri bizi tanrıya ulaştırıyor. Tanrı var diyebiliriz; çünkü insan var. Ama nasıl bir tanrı sorusu çıkıyor burada karşımıza. Gerçekten var olan bir tanrı mı yoksa insanların zihinlerinde oluşmuş bir tanrı düşüncesi mi?

Şeytanın Saatinin bize kattığı şey, tam olarak bu noktada açığa çıkıyor. Bizler, düşler ile yaşayan, kendi şeytanı ile tanrısını yaratanlarız. Güzel, doğru, yanlış, adil gibi birçok kavramı kendimize göre şekillendirebildiğimiz müddetçe de bu özelliğimizi sürdüreceğiz. Peki ama insan ile tanrı birbirinin zıttıysa ve her ikisi de, birbiri olduğu müddetçe var ise “şeytan” nerede? 

Şeytan aslında tanrının yapmak istediklerini yapan, tanrı yeryüzüne müdahale edebilsin diye insan zihninde var olmuş bir kavram, tıpkı tanrı gibi. Yani insan ile tanrı arasındaki en büyük bağ. Bir başka deyişle hem insanlar için hem de tanrı için en büyük kurtuluş yolu birbirlerini anlayabilsinler diye. Ama aynı zamanda hem tanrı tarafından hem de insan tarafından, suçlu olarak nitelendirilen varlık o. 
“Tanrı’nın isteği ile oğlu İsa’yı tam burada ayarttım.”
“Kiliseler benden tiksiniyor. Müminler adımı duyunca titriyor. Ama onlar isteseler de istemeseler de, bu dünyada benim bir görevim var. Ben ne tanrı’ya baş kaldıran kişiyim, ne de inkar eden tin.” 
Bir kez daha tanrı var mı yok mu diye soracak olursak, insanın ötesinde şeytanı da düşünmeye başlayabiliriz şimdi. Fernando Pessoa bize şu önermeyi sunuyor: Tanrı bedeni yarattı, şeytan ise düşleri. Ancak kutsadığımız tanrının eseri olan bedenlerimiz yaşadığımız evrenin en büyük yasası olan “ölüm” eylemine yenik düşüyor ve çürüyor. Oysaki küçümsediğimiz şeytanın yarattığı düşler her gün kendini yenileyerek ölümsüzlüğe yaklaşıyor. Peki o zaman kutsal olan hangisi? Belki de söylenebilecek en doğru şey, hem tanrının hem de şeytanın insan aklının ürünleri olduğudur. Bu iki zıt oluşumun (ki aynı zamanda birbirini tamamlarlar) nasıl ve neden üretildiğini sorgulamak gereklidir belki de. Fernando Pessoa da tam olarak bunu yapıyor. 

Kendi tanrımız, kendi şeytanımız. Düşlerimizin el verdiği ölçüde yarattığımız kavramlarımız.

Denge ve Düzen ile Şeytanın Saati
Ulaş Birkan ÇAKILCI

Fiziksel evrenden yaşama kadar iç içe geçtiğini görebildiğimiz denge ile düzen kavramlarının kitap üzerinden de bizlere sunduğu anlamlar aslında çokta farklı gözükmemektedir. Üzerine eğildiğimizde Fernando Pessoa‘nın Şeytanın Saati kitabında da bulabileceğimiz düşüncelerin bu kavramlar olduğu ortaya çıkacaktır. 

Maddi yaşamdan sıyrılmış gözüken ancak maddi yaşamıda bizzat ilgilendirerek ortaya çıkan bu iki kavram bizlere varlığın bu göremediğimiz sürecini Pessoa‘nın çalışmasıyla anlamlandırmamıza yardımcı olmaktadır. 

Denge, Şeytanın Saati‘nde karşımıza varoluşun bir gerekliliği olarak çıkar. Öyle ki Pessoa Şeytanı konuştururken, ki şeytan aslında burada yazardır, onun bir görev ifa ettiğini belirtir. Bu görev ise “ayartma”dır. Şeytan Tanrı tarafından bir görev edinmiştir ve bu görev, şeytanın yapması gerekendir. Şeytan, insanları ayartacaktır ve daima iyi olandan caydıracaktır. Bahsettiğimiz denge ve düzen ancak bu noktada buluşturulabilir. Çünkü bu durumun aksi olduğu takdirde terazinin her zaman aynı kesesi ağır basacak ve terazi anlamsızlaşacaktır. Oysa denge demek bu değildir. Denge ancak; iki taraflı olan ile yani zıddının varlığı ile mümkündür. En başta bahsettiğimiz fiziksel evren ve yaşam, oluşan bu düzen ile ortaya çıkmıştır. 

Düzen, fiziki ve manevi dengenin sağlanması akabinde oluşacak aşamadır. İnsan ise bu düzen üzerinde duran en önemli parçadır ve devamlı ayartılmaya çalışılandır. Bu aşamadan sonra insanın yapacağı davranışlar onu pişmanlığa yahut takdire itecektir. 

Şeytan, kendisinin yaratamayacağını biliyordur ve kitaptaki ifadeyle der ki: “Tanrı beni, geceleyin kendisini taklit etmem için yarattı. O Güneş‘tir, ben Ay. Benim ışığım uçucu ve sonlu olan her şeyin, bataklıklarda veya gömütlerde geceleri görülen hafif parıltının, nehir kıyılarının, bataklıkların ve gölgelerin üzerinde gezinir.” Burada biz şeytanın var edemeyen olduğunu ve onun oluş nedenini okuyabiliriz. O zaman işaret edilen nokta aslında denge ve düzeni de karşılamaktadır. 

İşte tam bu nokta bir “tamamlama” olarak ifade edilir. Doğrunun karşıtı olarak belirtilen şeytan ise bu tamamlamanın aracıdır. Şeytan yapacakları ile hem yapması gerekeni yani görevini gerçekleştirecektir hem de “tamamlama” ile dengenin sağlanmasında rolünü oynayacaktır. Burada dengenin kaybolması demek aslında maddi düzenin de kaybını getirir ve maddi düzenin sağlanması için de “tamamlama” zorunlu ve olması gereken olarak karşımıza çıkmaktadır. 

 Bahsettiğimiz gibi düzen üzerindeki en önemli özne olan insan için de durum aynıdır. Sonuç olarak maddi düzen üzerinde yaşayan insan bu koşullarla karşılaşmak zorundadır. Tamamlama, insanın hayatında, zıtlıklar olarak belirir. Bu şekilde de aynı terazinin ayarı yeniden, bu sefer insan üzerinde dengelenmiş olacaktır. 

Denge ve Düzen, Pessoa‘nın bizce kitap üzerinden göstermeye çalıştığı asıl kavramlardır. Bir yanda şeytan ve şeytanın yapması zorunlu ve gerekli olan bir görev vardır, diğer yanda insan vardır. Ortaya koyulan bu süreç yaşanmak zorundadır; ancak sonuç, özne diye bahsettiğimiz insanın bunu anlamlandırmasıyla ilgili gelişir.