27 Aralık 2013 Cuma

Gezi Olayları Özel Röportajları 2 - Prof. Dr. Levent Ürer

“Gezi olayları bir siyasal katılım göstergesi olarak oldukça etkin oldu ve tabi o güne kadar sakin, suskun, politik olmayan bir gençliğin birden ne kadar politize olabileceği algılandı.”
Gezi olaylarının siyasi açıdan bir kırılma olduğunu düşünüyor musunuz?

Şimdi bir kırılma olmadığı konusu tartışılabilir Çünkü bu konuda en çok kırılan, aslında başbakanın kendisi oldu. Yani gezi olaylarını bir şekilde unutamıyor ve refere ediyor. Gezi olaylarını ucu dışarıda vs. gibi nitelendirmelerle sürekli gündeme getiriyor. O yüzden burada soru şu ki; gezi olayları bir siyasal katılım göstergesi olarak oldukça etkin oldu ve tabi o güne kadar sakin, suskun, politik olmayan bir gençliğin birden ne kadar politize olabileceği algılandı. Aslında her politik taraf da bunu kendi lehlerine çevirmek istedi. Yani şuanda, hesaplaşma dediğimiz dönemde bütün siyasi partilerin bunu kendi tarafına çevirdiğinin farkına varılması ve birden gençlerin kendini alanın dışına çekmesi gibi bir sonuçla karşılaştık ama hiç bir şey artık aynı değil tabi ki diyebiliriz.

Gezi hareketindeki örgütsüzlük ve lidersizlik hali ile ilgili çokça yorum yapılıyor. Bunu değerlendirirsiniz? Bu noktaların bir avantaj ya da dezavantaj olduğunu düşünüyor musunuz? 

Olaylar başladığında aslında en temel sorun, hakikaten bir örgütsüzlük olmasıydı. Çünkü bütün örgütler sorunun sahibi olmaya çalıştı. Hatta bir dönem CHP orada dolaştı. PKK bile orada dolaşarak sahip çıkmaya çalıştı. O yüzden aslında doğru bir örgütsüzlük vardı. Kendiliğinden oluşan bir eylemlilikti ve bunu örgütler hızla kendi lehlerine çevirmek istediler. Ama hareket, hemen ikinci günden itibaren kendisinin örgütsüz olduğunu defalarca deklere etme ihtiyacı hissetti. Bu konuda niyetini açıkladı. Şimdi belki şöyle tartışabiliriz. İnsanlar hep özgürlük gibi şeylerle yorumluyor ama ben genellikle gezi olaylarını eşitlik talebi olarak yorumluyorum. Yani insanlar aslında Londra’da da Washington’da da, Ortadoğu’yu bir kenara koyarsak, eşitlik talebiyle ortaya çıktılar. Ama bu tabi ki bu hep göz ardı edildi. Bence Türkiye’deki bu geçlerin de talebi eşitlik noktasındaydı, hala da öyle. Biz hala bunu bir ağacın, yeşil alanın korunması gibi algılıyoruz ama aslında sorun; biz niye muhatap değiliz ve niye topluma sorulmuyor bu tür eylemler diye kaygıların çok yüksek oluşuydu. O yüzden de doğrudur, bir lidersizlik hali söz konusudur ama bu lidersizlik halinin ben bir avantaj veya dezavantaj olduğunu düşünmüyorum aksine bundan sonraki yönetim felsefelerinin değişmesi gerektiği ortaya çıkıyor. Çünkü şu ana kadar yetişen geçler, gördük ki lider politikasını ve lideri istemiyorlar. Bunu şöyle okuyabiliriz, bundan sonraki yönetim felsefelerinde lidersiz, yani demokratik dediğimiz yönetim tarzlarının ön plana çıkmasıdır. Buradan başka sonuçlar çıkıyor. Eğer bu gençler ileride yönetimde söz sahibi olacaklarsa artık ülkeyi bekleyenin de koalisyonlar sistemi olduğunu düşünüyorum. Artık her türlü eğilimin ve her türlü düşüncenin bir araya gelebileceği yönetim felsefelerinin söz konusu olabileceğini düşünüyorum, o yüzden aslında bu gezi olayları o farklı düşüncelerin nasıl bir araya geldiğini gösterdi. Bu yüzden de aslında bundan sonra ya da bu sürecin içinde anlatılacak yönetim felsefelerinde liderin rolü konusu bu gençler için de pek aynı şeyi ifade etmiyor artık.

“Hala tek parti dönemlerini bir istikrar olarak algılama çabası içerisindeyiz.”

Koalisyon tartışmaları başladığında ekonomik istikrar meselesi de gündeme geliyor.


1920’lerden itibaren ülkedeki insanlara söylenen şey, ülkenin gelişmiş ülkeler arasına girebilmesi gerektiği ve bu rekabet içinde de sürekli toplumlardan ekonomik istikrar hedeflendiğiydi. Yani kemer sıkma politikası ve ekonomik istikrar istendi ve bugüne kadar bu hep kemer sıkma politikalarıyla yapılmaya çalışıldı. Oysa biliyoruz ki ekonomik liberalizmin bir başka boyutu var ki siyasal liberalizm. Yani bugüne kadar “demokratik talepler” hep geri plana itildi. Yani aslında 27 Mayıs’ın da 12 Eylül’ün de gerekçeleri ekonomi bitiyordu, çöküyordu biz ondan müdahale ettik idi. Bırakın onu biz sivil hayatta bile bir anda tek parti yönetimden istiyoruz. Çünkü çok parti ya da koalisyon sistemi olursa ekonominin çökeceği düşüncesi hala aslında 27 Mayıs ya da 12 Eylül düşüncesinin bir uzantısı gibi ruh halimize yansımış vaziyette. Hala tek parti dönemlerini bir istikrar olarak algılama çabası içerisindeyiz. Doğal olarak biz hala tek parti sistemlerini bir istikrar olarak algılıyoruz. Yani bugüne kadar ekonomik istikrara demokratik istikrarsızlık tercih edildi. Ama şu olaylar gösterdi ki madem biz ekonomik olarak o kadar ilerledik, geliştik, bu saatten sonra toplumun beklentisi, demokrasiyi tartışmak olacak. Bu gündeme geliyor ve bence bugünlerde artık aman istikrarımız bozulur, ekonomik istikrar bozulur, biraz erteleyelim denebilecek halde değil. Her türlü hakların artık konuşulmaya başlanacağı bir yirmi otuz seneye girdiğimizi ifade edebiliriz aslında.
“Eşitlik talepleri, genelde devrim söylemlerini de peşi sıra getiriyor. O yüzden devrim söylemini peşi sıra getirdiği kaygısı ve endişesi, bizim bütün sorunları özgürlük perspektifinden okumamızı da getiriyor.”
Son dönemlerde dünyada yaşanan toplumsal hareketlerin siyasal tabana kaymadıkları yönünde bir değerlendirme yapabilir miyiz?

Şimdi birincisi tabi böyle bir siyasal bilincin gelişmesi ya da eksikliği konusunda bir tartışma var. Ama şöyle de düşünmek lazım artık biraz evvel Türkiye için verdiğimiz örnekler dünyanın diğer ülkeleri için de geçerli. Yani hala biz bütün sorunları “özgürlük” temelinden bakarak okuyoruz. Ama aslında Avrupa aydınlanmasının iki ayağı vardı; özgürlük ve eşitlik. Ben hep şunu söylüyorum ki hep özgürlük ayağından baktık son kırk senedir. Bir de eşitlik ayağından sorunlara bakmak gerekir. Çünkü aslında yükselen bir şekilde eşitlik talepleriyle insanlar gündeme gelmeye başlıyor. Tabi özgürlük talepleri, açılan ya da daraltılan haklarla ifade edilebilir ama eşitlik talepleri çok da böyle haklarla falan ifade etmek yerine aslında bir takım kavgalarla ifade edilir hale gelecek. Çünkü eşitlik talepleri genelde devrim söylemlerini de peşi sıra getiriyor. O yüzden devrim söylemini peşi sıra getirdiği kaygısı ve endişesi, bizim bütün sorunları özgürlük perspektifinden okumamızı da getiriyor. Bunun dışında dünya o kadar küreselleşti ki birey de etkisizleşti gibi bir sonuç çıkıyor ama tabloya tersten bakabiliriz. Her geçen gün bireyin daha etkin olduğu bir dünyaya doğru bir gidişi de yorumlayabiliriz çünkü artık evinden çok rahatlıkla sosyal medyayı yönetebilecek ve kontrol altına alabilecek bireylerin toplu ya da tek tek varlıklarından bahsediyoruz diyebilirim.

Aslında buradaki temel sıkıntımız sorunları analiz birimleriyle bağlantılı, biz analiz birimleri olarak şuanda ya devletleri ya grupları ya da insanı ele alacağız. Görünen o ki son iki yüz sene insanın zaferiymiş gibi sunuluyor ama insanın, insan olarak tanımlanmasının da daha çok başındayız; yani yolun çok başındayız. İnsan kendini tanımlamak ve sonra değerlerini bunun üzerine inşa etmek zorunda. Siyaset felsefesine de insanın daha çok yeni katıldığını görüyoruz. O yüzden bu tür debelenmeler ve boğuşmalar demokratik mücadelenin bir uzantısı olarak algılanıyor. Buradaki sıkıntı iktidarlar hala sorunu görmek istediği şekilde algılıyor ve aslında hala bireyi mümkün olduğu kadar yok saymaya çalışıyor. İnsan hakları dediğimiz konuyu ele alırsak Magna Carta gibi bir takım belgeler var. Aslında bu belgelerin hepsi iktidara karşı konulmuş olan ve imzalatılmış olan bir takım belgeler ve hiç de insan hakkı kavramı bile içinde geçmiyor ama biz onları neden referans alıyoruz? En azından o mücadele tarihinin bir geçmişi olarak sunuyoruz. O yüzden de Avrupa’da, Amerika’da, Türkiye’de Ortadoğu’da yaşananların hepsi insanlık tarihinin bir geçmişi olarak mutlaka anlatılacaktır. Birikimin bir öznesi olarak ifade edilecektir kuşkusuz.
“Aslında bu da gezi olayları gösterdi ki uzun vadede parti demokratikleşecek ya da önceki sulta liderliklerinde olduğu gibi liderin gidişiyle partinin de ortadan kalkması kaçınılmaz olacak.”
Hükümetin ve ana muhalefetin gezi olayları konusundaki tavırlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Gezi olayları bu unsurları nasıl etkiledi? 

Bu gezi olaylarının başbakan üzerinde bence yarattığı en net etki olaylar başladıktan sonra aslında kendisinin ne kadar yalnız olduğu fark etmesi noktasıydı. Gezi olayları başladığında Başbakan’ın Fas’a gitmek durumunda kaldığı günün akşamında çevresindekiler ortaya çıkıp aslında gezi olayları konusunda Başbakan’ın aksi sayılabilecek açıklamalarda bulunmaya başladılar. Hemen bunun ardından Başbakan döndüğünde sert bir tavırla bütün bu olayların bastırıldığını söylemeye başladı. Ben şöyle anlıyorum; başbakan pati içi yapıyı gözlemledi. Bu gezi olaylarından bir ders çıkartılacaksa ki bu Mustafa Kemal döneminde çok partili yaşama geçiş dönemlerindeki gibi örneklendirilebilir çünkü o çok partili yaşama geçiş denemeleri Mustafa Kemal’e şöyle bir avantaj da tanır; muhalefeti görebilir Gezi olayları da Recep Tayyip Erdoğan’ın parti içi muhalefeti görmesini kolaylaştırdı. Geri dönüp bütün o muhalif olanların tasfiye sürecine başladı aslında. Tabi bu bir başka sıkıntıyı yarattı. O döneme kadar parti içi kararlarda kendisiyle birlikte olduğunu düşündüğü yoldaşlarının bile ayrıştığını, düşünce yapılarının farklılaştığını ve hatta aslında belki de parti içi demokrasinin uzun vadede tartışılacağı bir yeri gündeme getirdi. Ak Parti bütün bu gezi olaylarıyla ortaya çıkan –ki zaten bilinen bir şeydi- parti içi demokrasiyi tamamen iptal etmiş, liderin sultasına her şeyi tamamen devretmiştir ve hatta gezi olaylarından sonra görüldü ki bir parti politikası yok. Aksine Recep Tayyip Erdoğan’ın politikalarıyla gezi olayları kontrol altına alınmaya çalışıldı. Cumhurbaşkanı bazı açıklamalarda bulundu. Dışarı çıktığında meclis başkanının ifadesi başkaydı, parti genel başkan yardımcısının açıklamaları başkaydı. Bir parti politikası yerine başbakanın kendi politikası olduğu çok net bir şekilde ortaya çıktı. Aslında gezi olayları gösterdi ki uzun vadede parti demokratikleşecek ya da önceki sulta liderliklerinde olduğu gibi liderin gidişiyle partinin de ortadan kalkması kaçınılmaz olacak. Böyle bir takım sonuçlarla karşılaştık. Şuanda Ak Parti’nin kendi içinde hesaplaşmaya çalıştığı süreci böyle ifade edebiliriz. Bunun her partiye bir yansımasının olduğunu söyleyebiliriz. CHP ilk başta gezi olaylarına sahip çıkmak istedi ama kitleler CHP’yi dışarda tutmaya çalıştı. Hayır dediler, sen bu işin içine girme. Bu da aslında CHP’nin hala o kitlelerle barışamadığının bir göstergesi. CHP’nin oradan da kendisine bir ders çıkartması gerekiyorsa… Halk denilen kavramın içerisinde bir yerlerde olmadığı ortaya çıktı ve daha da kötüsü kendisinin girdiği her hareketin kirlendiğini de fark etti. CHP biraz gezi olaylarının içine girmeye başladı denildiği andan itibaren Ak Parti’nin manipülasyonları hemen halk tarafından inandırıcı hale geldi. O yüzden gençler hemen ertesi gün CHP’yi uzakta tutmanın yollarını aramaya başladılar diyebiliriz. Onun dışında Ak Parti, durumu çok sistematik bir şekilde kendi lehine çevirmeye çalışıyor. Bu konuda da çok başarısız değil aslında. Yani gezide verilen mesajların %70’i gerçek yerine ulaşsa bile %30’unun hala ortalıkta dolaştığını düşünüyorum.

Partilerin bu yüzleşme süreçlerinin başta yerel seçimler olmak üzere, önümüzdeki seçim süreçlerine etkisi olur mu? 

Yerel seçimlerde bütün bu toplam sürecin bazı sonuçlarıyla karşılaşacağız. Ak Parti gezi olaylarının etkilerini azaltabilmek için demokratikleşme paketi gibi bir takım paketlerle toplumun ilgisini başka yöne çekti. Biz zaten bu önder ve lider yapımızı kontrol ediyoruz diye ifade ediyor ama öbür taraftan da çok mutsuz bir kitle var. Bugüne kadar siyasal yapılanmaların içerisine kendisinin katılmadığını düşünen kitleler var. Bu kitleler de aslında bir şekilde sokağa çıktıklarında evlerine tekrar döndürüldüler ve şuanda her biri kendi evinde. Bu seçimlerin sonucunu bekleme telaşındalar ve bunu gözlemliyorlar. Doğal olarak aslında yerel seçimler, genel seçime doğru giderken sürecin çok belirleyicisi olacak. Yerel seçimlerin Ak Parti’nin, vekillerin üç defadan fazla seçilemeyeceği kuralından yola çıkarak şimdi onların bir kısmının yerel seçimlerde aday olmasını bekleyeceğiz. Yani benim beklentim eski kadroların adaylığının erozyona uğrayacağı ve bu dönemde Ak Parti’nin, partiyi %70 gençleştirerek devam edeceği yolunda. Tabandaki gençlik kollarını hızla motive ederek bu hareketin içine çekeceklerini düşünüyorum. Eğer onları çekerse gezi olaylarına biraz da sahip çıkmaya çalışabilir ki Cumhurbaşkanı da o yönde bazı eğilimler gösterdi. 07.10.2013