6 Haziran 2013 Perşembe

Bir Çapulcunun Gezi Yazısı

                                                                                                                  Özgür Can ARAZ

30 Mayıs 2013 Perşembe sabahı 06.30 suları, tamamı üniversite öğrencisi 5-6 kişilik bir grup İnönü Stadı’nın üst tarafından Taksim’e doğru yürüyoruz. Kaldırımın yan tarafında yeşillik bir alanı sulayan ve bizi de ıslatan fıskiyenin hepimize hatırlattığı şey TOMA oluyor ve ardından gelen önlenemez bir geyik muhabbeti… Sabah’ın 5’inde Gezi Parkı’nda hilal taktiğini andıran bir şekilde ablukaya alınıp manasızca biber gazına doyurulan, düşman askeri püskürtülürmüş gibi püskürtülen ve geride kalan köyleri yağmalanır gibi bir kısmının eşyaları mahvedilen bir avuç insandan birkaçı biz değilmişiz gibi gülüyoruz. Gezi Parkı’nda yaşananlarla ilgili en çok üzerinde durulması gereken meselelerden biri bu bence; insanlar gülüyor, gülebiliyor. İnsanlar tedirgin oluyorlar, kızıyorlar, üzülüyorlar, öfkeleniyorlar ve bazen çok ama çok öfkeleniyorlar ama her gün metrobüse, tramvaya, vapura binerken birbirini itip kakan İstanbul halkının gerginliğinden, anlayışsızlığından orada eser yok gibi. Ayrıca mizahın tersi ne kadar pis, ona da şahitlik ediyoruz.

Önceki hafta Çarşamba akşamından bu yana Taksim’de yaşananlara tanıklık ediyorum pek çok arkadaşımla beraber. Bundan bir hafta önce; karşılaştığım, konuşmasını dinlediğim, yazısını okuduğum insanlardan hiç birinin öngöremediği gibi bizde şuan yaşananları öngöremiyorduk. Bundan sonra neler yaşayacağımızı da net olarak öngörmek çok zor. Çok enteresan bir süreç yaşadığımız ortada. Destek büyüdükçe büyüdü ve Türkiye’nin hemen hemen her yerinde eylemler çoğaldı. Geçtiğimiz haftasonu tepkilerin bir anda çoğalması çok büyük kitlelerin sokağa dökülmesi ve ardından polis tarafından kapatılan Taksim ve Gezi Parkı’nın geri alınıp halk tarafından polise kapatılmasıyla farklı kaygılar da doğdu. Cumartesiyi pazara bağlayan gece pek çok insan Taksim'de yaşananların kontrolden çıkabileceğini düşündü. Fakat gezi parkı direnişinin, “kontrol edenleri” olmayan gerçek sahipleri bu kaygıları kırmayı bildi. Bence bu anlamdaki en kritik çaba Pazar sabahı Taksim ve çevresinin direnenler tarafından temizlenmesiydi. Herkesin takip ettiği gibi sonraki günlerde buna pek çok yaratıcı eylem eklendi. Peki bu koca bir hafta içinde kontrolünün sahibi, sorumlusu belli olan devlet ne yaptı?


Özellikle Taksim’de işin artık sadece bir eğlenceden ibaret olduğu söyleniyor. Hayır. Ülkede farklı illerde ağır polis müdahalelerinin yaşanmaya devam ettiği haberleri geliyor. Taksimdekileri gözlemlediğim, diğer illerdekileri de sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla söylüyorum; insanlar hala tepkinin yerini bulduğuna inanmıyor. Gezi Parkı’nda insanlar şuan için polisle karşı karşıya gelmeseler de iktidar tarafından yapılması gerekenlerin yapılmadığının farkındalar. Direniş hala devletin ortaya somut eylemler koymadığını görüyor. Örneğin polis şiddetiyle ilgili hiçbir sorumlunun ortaya çıkarılmaması, hiçbir devlet büyüğünün sorumluluk kabul etmemesi ve hatalar ortadayken “hata varsa soruşturulacak” diyerek geçiştirilmesi hiç de güven vermiyor insanlara. Geç kalan ve tek tarafa yönelik sağduyu talepleri niyeti sorgulatıyor. Reyhanlı’nın sorumlularını sıcağı sıcağına açıklayabilen devlet kendi polis teşkilatında kask numaralarının kapatılmasının sorumlularını hemen ortaya çıkaramıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ikinci sırada gelen yetkilisinin şiddete yönelten tavrı “Onun da tarzı bu ne yapalım?” şeklinde normalleştirilmeye çalışılıyor. Sosyal medyadaki bilgi kirliliğinden ve provokatörlükten şikayet eden iktidar, hem eylemcileri hem de evlerinde zor tuttuğu kitleleri İçişleri Bakanlığınca “doğru” ve sürekli olarak bilgilendirmiyor.


Geleneksel Medya artık alışıldığı gibi zaten sınıfta kaldı, bu konuda her şey ortada ama sosyal medya ve otoritenin bu anlamdaki tepkisine bir parantez açmak gerekiyor. Önümüzdeki seçim dönemlerinde sosyal medyayı, kampanyalarında en iyi kullanacak olan partinin yine mevcut iktidar partisi olma ihtimali epey yüksek. Hal böyleyken ortadaki çelişkiyi anlamak güç gibi gelebiliyor. Ama öyle değil. İktidarlar doğaları gereği -kaybedebileceği güçle doğru orantılı olarak- kontrolü zor unsurları tehdit olarak algılıyorlar. Dünya üzerindeki pek çok iktidar gibi Türkiye’deki iktidar da sosyal medyanın kontrol edilemezliğinden korkuyor. Devlet büyükleri “İstesek interneti de kapatırız” diyerek denediğinde küçük duruma düşülebilecek eylemlerde bulunmakla tehdit edebiliyor. İzmir’de polis Twitter göz altılarıyla komik duruma düşebiliyor. Bunlar anlık bir takım tepkiler. Bunun yanında devletin olağan zamanlarda da interneti kontrol altında tutma istediği ile yürüttüğü bazı bilişim politikalarının uzun vadede başarılı olup olamayacağı tartışmaları sürüyor.

Gezi direnişine dönersek artık iktidarın sokaklardaki insanların karşısına net sonuçlar koyması gerekiyor. Bu eylemlerin bu boyuta gelmesini sağlayan belli bir birikimdir. Bu kabul edilse ve otoriter tavırdan vazgeçilse daha iyi bir yere varılabilir. Gezi Parkı direnişinin samimiyetten uzak, bazı kirli odakların tezgahı olduğunu söylemek bu kadar kolay olmamalı, olamaz. Daha fazla hayatın kaybedilmesine izin verilmemeli ve bu da şiddetle gerçekleştirilemez. Ne direnişçi şiddetiyle ne de devlet şiddetiyle…

Son olarak hem bugünkü iktidarın hem de önümüzdeki dönemlerde iktidar olma adayı olanların unutmaması gereken bir şey var. Gezi Parkı Direnişi toplum için ciddi bir deneyim oluyor. Bu direniş yarın bitse ve herkes hayatına kaldığı yerden devam etse bile böyle bir süreci tecrübe eden genç bir kitleye sahip artık bu ülke.


Ve unutmadan, “Kahrolsun bazı şeyler!”