24 Nisan 2013 Çarşamba

Postmodern Yazı

Büşra KILIÇ 
“Zevkler ve renkler tartışılmaz!” 
Bir sanat eserini, birinin giyim tarzını ya da bazen hiç de önemli olmayan herhangi bir tartışan kişileri susturmak için üçüncü kişinin kullandığı motto. Bu mottoyu ne zamandan beri duyarım, kim çıkarmış, nasıl bu kadar ünlü olmuş bilmiyorum. “Neyse bu saatten sonra kimse kimsenin görüşünü değiştiremez” cümlesi ile kapanan siyasi tartışmalar gibi, ‘olaya noktayı koydum ve söyleyeceğin şeyler artık umurumda değil’i kapsar esasen. Sanat eserleri bir ayna gibi herkeste farklı yansımalar doğurur. Ancak bu, farklı yansımaları tartışamayacağız anlamına mı gelir? Sanatın yansıyışını konuşmak ya da konuşmayıp konuyu kapatmak bizi sanat tarihinin temel sorusuna götürüyor aslında. “Sanat; sanat için midir, toplum için mi?” Sanatçı sanatı sadece kendi duygularını yansıtmak için üretiyorsa onun anlaşılması sanatçı için önemli midir? Anlaşılmazsa sanat olur mu? Yahut sanatçı yeteneğini toplumun duygularını anlatmak için ‘kurban’ mı etmelidir? Belli bir mesaj vermeye çalışarak yaratıcılığını köreltmez mi? Bu tip soruları sormaya başladığımız an sanatın üretim aşamasına katılıyoruz ve bu da demek oluyor ki tartışmaktan kaçamayız.
Zevkleri ve renkleri tartışmayarak sanat zevkinin gelişmesini sekteye uğratan zihniyetin ürünüyüz aslında. Nasıl ki doğduğumuz anda bir etnik gruba, bir dine, bir aileye mensup oluyorsak sanat eseri de yaratıldığı andan itibaren bir akıma dahil oluyor. O halde onu anlamak içine doğduğu akımı anlamaktan geçiyor. Kübizmi, Dadaizmi lise çağlarında öğrenseydik; Salvador Dali’yi, Abidin Dino’yu eserlerinin içinden çıkartıp arkadaşımız yapabilirdik. Bu sanat akımları birden bire değil, bir süreç sonucu ortaya çıkmış “zevkler”dir. Akımların ortaya çıkışını öğrenmek bize yepyeni akımlar yaratmakta yardımcı olabilir yahut bizi birleşime götürebilir. İki sanat akımının birleşerek oluşturduğu üçüncü bir akım, yarın öbür gün başka bir akımla birleşip başka bir akım oluşturabilir. (Hegel’e selam)

Sanat kaynağını toplumdan alır ve toplumun yaşadığı her süreçten etkilenir. (Bunun sebebi sanatçının toplum içindeki benliğinden sıyrılamaması sanırım.) Toplumun yaşadığı modern öncesi, modern ve postmodern aşamaların hepsinden sanat da etkilenmiştir. Bundan sonra yaşacağı aşamalardan da etkilenecektir. Ancak bu onun evrenselliğini etkilemez. Sanatın sanat oluşu her çağda insana dokunabilmesidir. Edward Munch’un “Çığlık” tablosuna 2013 yılında baktığınızda bile dışa vurumculuğu görürsünüz. Göremeseniz de içinizden bir şeyler; öfkeyi, sakinliği ve insanın acizliğini aynı anda hisseder. Bu hisleri tanımlayamamak insana baş ağrısı verebilir. Sanatı bir kitap gibi okumak için az çok bu akımları bilmek gerekiyor.

“Bu budur, şu şudur, şu şöyle olmuştur.” diye kurduğum cümlelerde kaynak aramış olabilirsiniz ancak kaynak yok. Yukarıda yazdıklarım tamamen kişisel ve sanat adına çok ukalaca edilmiş laflar. Sanat ukalalığı kaldırmayan bir şeydir. Sanatı akılla değil yürekle anlamaya çalışanlara karşı çok ayıp etmiş olabilirim. Aslında bu kadar yargıda bulunmamın sebebi kendi cahilliğim. Cahilliğimizi kapatmak için her zaman ciddi cümlelere sığınırız. Bu da kendini eksik hissetme bunalımında yazılmış bir yazı. Tophane’deki İstanbul Modern Sanat Müzesi’ne kaç kere gittiniz? Yakın zamanda güneşli bir Perşembe günü, bedava olmasından yararlanıp, ikinci ziyaretimi gerçekleştirdim bu müzeye. Bir anda kendime çok yüklenip tüm sergileri gezdim ki gerçekten zor değildi. Ama gerçekten anlayarak, sindirerek gezseydim zor olurdu. Üç saatin sonunda başımda bir ağrı ile müzeden ayrıldım. “Postmodern” dedikleri sanatı anlayamadım. Ressamın resminde kullandığı renklere, kısa filmlerdeki sembollere anlam katmaya çalışmak benim için Amerika’yı yeniden keşfetme uğraşı oldu. Çoğu şeyi kaçırdığım hissine kapıldım ve sanat konusunda ne kadar cahil olduğumu anladım. Yeşil metal bir kayığa “Fış Fış” adını verip sergilemeyi bir düz adammışçasına sorguladım. İçerdiği sembolleri anlamak için sanatçının akımını iyi bilmem gerekiyordu. Bilemedim.

Benim bu bilmeyiş yazım uzun yıllar sonra internetin derinliklerinde bulunsa, yazıya aslında hiç de düşünmediğim bir akım misyonu yüklenebilir. Yüklenmez ise de akımsızlığı yaratabilir. (Yazımı çok önemsediğim için değil ama Kelebek Etkisi diye bir şey de var.) Ne olursa olsun bu yazıyı okuyanlar gerçekten de beni anlayabilir mi yazdığım psikolojiyi bilmeden? Tartışmadan anlamaya yaklaşabilirler mi? O halde zevkler ve renkler tartışmaya açık mı?