18 Aralık 2012 Salı

Feminizm Üzerine

Ezgi ŞİMŞEK

14. yüzyılda kadınlar adına konuşan Christine de Pisan, ''Hiçbir günah kadınınki kadar büyük değildir diyorlar ama kadınlar adam öldürmezler, kentleri yerle bir etmezler, halkı ezmezler, topraklarını yağmalamazlar, kundakçılık yapmazlar, ya da sahte sözleşmeler düzenlemezler. Kadınlar nazik, şefkatli, yardımsever, alçakgönüllü, basiretli varlıklardır. Evet, Havva günah işlemişti ama Adem de ondan iyi sayılmazdı'' derken aslında inceleyeceğimiz Feminizm olgusunun da temelini açıklıyor.


Kadınların yüzyıllarca sürdürdüğü -kadın olmaları şöyle bir yana dursun- insan oldukları için sahip olmaları gereken hakları kazanma mücadelelerini geçtiğimiz hafta Prof. Dr. Fatmagül BERKTAY hocamızla tartıştık. Peki Feminizm neydi? ne gibi aşamalar atlatıp, nasıl zorluklarla karşılaşmıştı bu kavram ? 'Feminizm her şeyden önce bir bilinçlilik bilimidir' diyor sayın hocamız. Kadınların ezilen bir gruba mensup olduklarının, dolayısıyla haksızlığa uğramış olduklarının farkına varmalarını ve bunun doğal değil de toplumsal, kültürel bir olgu olduğunu anlatır bize. Ama bu haksızlığa uğramışlık durumu 'doğal durum' değildir, yani biyolojik farklılık, toplumda ve kültür içinde hiyerarşik bir farklılığa dönüşmüştür. Biyolojik farklılık mutlaka vardır, ancak bu farklılığın böylesi bir hiyerarşiye dönüşmesi iktidar ilişkilerinin egemen olduğu toplumlarda ve kültürlerde gerçekleşir. Feminizm, bunun bilincine varılmasını içerdiği gibi; bu haksızlığın düzeltilmesi için mücadele edilmesini, bu mücadelenin bağımsız bir biçimde örgütlenmesini ve nihayet alternatif bir gelecek planının oluşturulmasını da içerir. Bildiğimiz tarih boyunca kadınların ezilmesi durumu bütün toplumlarda görünen bir olgu; ancak buna sistemli, güçlü bir karşı çıkışı sıkça görmek mümkün değil. Bu karşı çıkış, zaman zaman, belli toplumsal ve tarihsel koşulların ortaya çıkmasıyla gündeme gelir. Tarihe baktığımızda karşı çıkışın örneklerini görebiliriz; ancak bu karşı çıkışlar çok uzun bir zaman dinsel çerçevede sürdürülmüş ve bir savunma noktasından ilerlemiştir. Bu, kadının cinsel kimliğinden arındırılıp 'insan' olduğunun kabul edilmesi noktasıdır. Bu nokta, lanetli Havva'nın, ilk günahı işleyen Havva imgesinden arındırılması gerektiğine kadar uzanır.

Osmanlı ile Batı karşılaştırıldığında, çoğu zaman, iki toplumun sadece kendisine benzer olduğu öne sürülür, yani Batı Batı’ya benzer, Doğu da Doğu’ya, ama böyle değildir elbette. 16. yüzyıl başında Mihri Hatun da tıpkı daha önce Christine de Pisan’ın yaptığına benzeri bir savunma içindedir:

"‘Kadınlar eksik akıllı olur’ derler.

‘Bundan dolayı onların her sözünü boş saymak yerinde olur’ derler.

Mihri duacınızın izânı budur ki olgun ve akıllı kişiler şu sözü söyler:

Becerikli bir kadın beceriksiz bir erkekten iyidir. Zihni açık bir kadın, anlayışsız bir erkekten iyidir."

Genelde kadınlığın savunusu, "Kadın da insandır, insan varlığıdır ve eşittir" tanımlaması üzerindendir ve Doğu’da da , Batı’da da dile getirilir. Ancak bu tür savunular henüz sistemli bir feminist düşüncenin ifadesi değildir. Bunun da belirli koşulları vardır, nedenleri bellidir: Gelişmiş bir feminist bilincin ortaya çıkması, kadınların evlilik dışında bir ekonomik alternatife sahip olmalarına ve kendi ekmeğini kazanan, anlamlı sayıda bir kadın grubunun varlığına bağlıdır. O olmadan hiçbir şey zaten olmaz ve ancak bu tür koşulların var olması durumunda kadınlar daha sonra düşünsel, toplumsal söylemler üretebilirler. Batı’da 17. yüzyıldan başlayarak bunun ipuçları görünür, ama sistemli mücadelenin ortaya çıkması esas olarak 19. yüzyıldadır. O zamana gelene kadar manastırların dinsel, mistik ortamlarında kadınlar hem kendilerini geliştirme, hem de onaylanma olanağı bulurlar. Ama tabii hâlâ kadınların çok büyük bir çoğunluğu geçimleri için kocalarına bağlıdır, dolayısıyla da bu türden iletişim ağlarının, küçük çevrelerin üst sınıf kadınları arasında olması doğaldır. Üstelik kadın hareketinden o denli korkulur ki 'sokakta beş kadından fazlası bir arada yürüyemez' şeklinde kanun çıkartılır. Başka bir örnekse; İngiltere’de 1832’ye kadar kadınlara oy hakkını yasaklayan bir yasa yoktur. Fakat kadınlar "Biz de oy hakkı istiyoruz" diye dilekçe verdiklerinde parlamento uyanıp kadınların oy hakkını yasaklayan bir yasa çıkarır. 1850’de Almanya’da kadınların toplantılara katılması yasaklanır. Amerika’da ise John Adams’ın karısı Jane Adams, o sırada başkan olan kocasına, "Don't forget the ladies" diye mektup yazar ve tabii ki beyler hanımları unuturlar. Eğitimli kadın imgesini bile ataerkil toplumlar kendileri için tehlike olarak görmektedir

19. yüzyıl sonlarında Osmanlıda ise, eğer kadın eğitilirse ailenin, ulusun daha iyi ve erdemli anneleri olacakları ve vatana erdemli evlatlar yetiştirecekleri düşünceleri yaygınlaşmaya başladı. Bu, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kadın istihdamının ve eğitiminin yavaş yavaş gelişmeye başlaması ile de ilgiliydi. Ancak Osmanlıda gelişen bu kadın hareketlerine hemcinslerinden umutsuz görüşler de gelmiyor değildi. hemcinslerinin bu tavrına Mükerrem Belkıs Hanımın cevabı ise şahanedir:

"Hakk-ı insâniyyelerinden vazgeçen yahut haklarımızın, ihtiyaçlarımızın bir kısmı verilmiyor diye hepsini bırakan, hiçbir şey istemeyen hemşirelerimiz vardır.

Zarar yok, ben yine vazife-i vataniyeyi insâniyyenin kemâl-i ifa edeceğim.

Hiç kimse istemesin, yalnız başıma ben getireceğim;

Onu istememek, bence insanlığıma bir hıyanettir."

Cumhuriyet ile imparatorluk arasında önemli bir kopuş oldu, ama özellikle zihinsel hazırlığın çok önemli olduğunu ve bunun da çok önceden başladığını biliyoruz; bir kopuş ama aynı zamanda da ilginç bir biçimde süreklilik söz konusudur. Cumhuriyet ile toplumda çok önemli bir değişiklik söz konusudur: Kadınlar birden kamusal alana çıkarlar, kendileri buna kolayca alışamadıkları gibi erkekler daha da fazla zorlanırlar. İnsanlar kamusal alanda birlikte nasıl davranacaklarını, birbirlerine nasıl hitap edeceklerini, hatta nasıl giyineceklerini bilememektedirler. 1930’ların fotoğraflarına baktığınızda herkesin üzerinden giysiler değişir; fotoğrafların bir kısmında baş açık, bir kısmında kapalıdır. Kadınların daha önceki kapalı ama zarif kıyafetlerinin yerini birden garip kılıklar alır; elini kolunu nereye koyamayacağını bilemez insanlar. Medeni Kanun ve Ceza Kanunu günümüzde değişti; ancak bu çok uzun ve zorlu bir süreçti. Ancak elbette cinsiyet normları ve kalıplarına ilişkin tanımların değişmesi için binlerce yıl geriye gitmek gerekir ve en zor bu kalıplar değişir.

Kadınların iyi ve kötü olarak bölünmesi tarih boyunca mücadele ettiğimiz bir şeydir. Bu kadın imgesi 1980'lere kadar devam eder. Kadınlar bir yandan kızlarını okutmak, kendi ayakları üzerinde durmak isterken; bir yandan da evini çekip çevirmek, idaresini sağlamak isterler. Toplumsal sözleşmenin 'Erkek Kardeşler Sözleşmesi' olarak anıldığı dönemden 1970-80'lere gelindiğinde kadınlar arasında bir Kız kardeşlik paydası oluşturan akım, 1980'lerde Neoliberal toplumlarda aşırı bireysellik sonucu sınıfsal, etniksel bölünmelere maruz kaldı. Benzer durum elbette Türkiye'de de yaşandı. Ancak karşılaştırmayı salt Batı ile değil tüm dünyayla yapmalı ve perspektif ve metodolojinin önemini tekrar tekrar vurgulamalıyız.