19 Aralık 2012 Çarşamba

İdeolojilerin Sonu mu?

Büşra KILIÇ-Sevinç Ödül PATIR

7 Aralık Cuma günü çalışma grubu olarak düzenlediğimiz etkinlikte sevgili Birsen Örs hocamızla bu konuyu tartıştık. Küreselleşme ile birlikte ideolojilerin sonu geldi mi yoksa ideoloji asla sonu gelemeyecek bir kavram mı? Post modern ideoloji nedir? Bu sorulara yanıt bulmak daha doğrusu yanıt arayıp bilgi tanesi bulmak kuşkusuz çok fazla okuma gerektiren bir uğraş. Bizler de konferansta aldığımız naçizane notlar üzerine çalışmaya karar verdik.

İdeoloji kelimesi ilk kez 18.yüzyılda Fransız düşünür Antoine Destutt de Tracy tarafından "düşüncelerin bilimi" olarak kullanılıyor. Zamanla bu bilimsel anlam, olumsuz anlam içerecek şekilde değişse de temel de düşüncelerimizle ilgili bir söylem ya da eylem anlamı içeriyor. İdeolojiyi bugünkü kullanımıyla kabaca "dünya görüşü" olarak nitelendirirsek hepimiz bir ideolojiye sahibiz. Topluma girdiğimiz andan itibaren bir bilgi bombardımanına uğruyoruz ve kendimize ait ideolojimiz yoksa bile toplumun ideolojisine göre şekilleniyoruz. İdeolojiler, toplum içinde nasıl hareket edeceğimizi gösteren harita gibidir. Kültürle iç içe geçmiş; kültürün içinde bir özdür. Siyasal kültürle iç içe ama ondan ayrı bir kavramdır.

İdeolojilerin en temel işlevlerinden birisi; olması gerekenin en iyisini, tam doğru olanı anlatmasıdır. Bunu ideolojiler dışında başka şeyler de yapar. Örneğin; mitler. Modern toplumda mitlerin yerine ideolojileri yerleştirdik ve bu şekilde yaşamımızı sorguluyoruz. İdeolojiler içinde yaşanılan doğayı ve toplumu anlamlandırmayı ve bireyi kimliklendirmeyi sağlayan araçlardır. İdeolojiler insan doğası ile tarih üzerine bir anlayışa ve geleceğe yönelik bir projeye sahiptir. Bu sayede taraftarına bir kimlik kazandırır ve anlaşılamayan karmaşık dünyayı anlaşılır kılmaya çalışır. İdeolojilerin tamamı; hukuk, kültür, toplumsal yapıyla ilgili eklektik bir kavramdır. Yani ideoloji kökenini halktan alır. Bizim kültürümüz, kurallarımız ne ise ideoloji onu kabul ederek yahut inkâr ederek kendi görüşünü oluşturur. Oluşturduğu şey bizim yaşamımıza bir pencere açar.

İdeolojiler spontane gelişmez, belli bir düşüncenin ürünüdür. Kitleleri harekete geçirmeyi ve manipüle etmeyi sağlarlar. Kendi içinde tutarlıdır. Zihinsel sıçramalar yoktur. Her şeye bir açıklama getirmesi, her soruya cevap oluşturması ideolojinin taraftarında "bilimsellik" duygusu oluşturur. Bu açıdan dogmatiktir ve değişim yapmak zordur. Bu nedenle ideoloji taraftarlarıyla tartışılamaz. Ancak her yüzyılda baskın olan ideolojiler yani "kurucu inanç" farklıdır. İdeolojiyi benimsememiz zaman olarak bize hitap etmeleriyle alakalıdır. Örneğin; 16.yüzyılda Avrupa'da başlayan kırdan kente olan serf göçü, tarımda kapitalistleşme, Fransa'daki bankacılık sektörü burjuvaziyi 19. yüzyıldaki Sanayi Devrimi'nde zirveye ulaştırıyor. Bunun sonucunda toprağın değersiz paranın değerli olduğu merkantilist anlayış oluşuyor. Meşruiyetin kaynağı Tanrı'nın toprak sahibine verdiği güç olmaktan çıkıyor. Meşruiyetin kimde olduğunu düşünüyorsak kurucu ideoloji ona göre şekilleniyor. 19. yüzyılda kurucu inanç liberalizm ve demokrasi iken 20. yüzyılda azınlık hakları, kadın hakları gibi konular ortaya çıkıyor. 21.yüzyılda ise küreselleşme, mikro kültür gibi konularla ilgileniyoruz. Bunlar “sinsi” bir biçimde hayatımıza girmiş olan meta dilin sonucudur. Mesela; 20 yıl önce etnik kimlik kavramı önemli değildi.

İdeolojiyi kavram olarak incelememiz henüz bitmemişken 1950'lerde "ideolojiler bitti, artık ihtiyacımız kalmadı" şeklinde bir yaklaşım ortaya çıkıyor. Neden?

Gelişmiş ülkelerde sanayileşmenin artması, refah düzeyini artırdı. Refah seviyesindeki artış, sınıflar arasındaki farkları azalttı. Sınıflar arasındaki eşitsizliğin azalması ideolojik farkın da azalması olarak varsayıldı. Artık sınıf üzerinden siyaset yapılamıyor ve sorunlarla belli konularda uzmanlaşmış teknokratlar ilgilenmeye başlıyor. Ulus Devlet, Ulusçuluk gibi kavramlar çözülmeye başlıyor. Egemenlik ulus devletin ellerinden kaymaya başlıyor. Kitlesel partiler yerine bölgesel partiler ortaya çıkıyor.

Yine de insanın kendini anlamlandırma ihtiyacı devam ettiği sürece ideolojiler bitmez, sadece ideoloji taşıyıcıları değişir. Sınıf üzerinden değil, kimlik üzerinden hareket ederler. Evrensel ideolojilerden çok küçük ideolojiler ortaya çıkmaya başlıyor. Hatta mevcut ideolojilerden çok daha fazla ideoloji ortaya çıkıyor. Postmodern olan bu ideolojiler teoriden eyleme geçmez hatta teoriden hoşlanmaz. Her şey eylemde başlar. Ancak teoriden yoksun olması ideoloji olmadığını göstermez. Postmodern ideolojilere göre sadece yaşadığımız an önemlidir. Geçmişle ya da gelecekle ilgilenmez.

Post modernizme ilişkin düşünülmesi gereken iki önemli nokta vardır:


  1. Düşünce ve eylem bütünlüğünü bozmasıdır. Eylemi ön plana çıkarıp insanı özden yoksun eylemci yapmasıdır. İnsanın amaçsızca yaşamasıdır.
  2. İnsanın politik iktidar karşısındaki tutumuyla ilgilidir. Hiyerarşiyi yok sayar. Eğer her şey eşit görülürse, iktidar ve hiyerarşi görünmez olmaya başlar. Bu da eleştirmemize neden olur.


Bu durumda post modernizm esasında tam da bir ideolojidir. İnsanı tarih sahnesinden dışlayan bir post modern ideoloji vardır. İdeolojilerin sonu değil, hatta bir bakıma yeniden başlangıcıdır.